|
Bir ülkede yıllık tescil edilen patent sayısı o ülkenin gelişmişliğinin ne düzeyde olduğunun en önemli göstergelerinden birisidir. Bu ölçü tüm dünyada yaygın bir şekilde kullanılan kriterlerden birisidir. Dünya’ya bu gözle bakınca gelişmiş ülkelerle gelişmemiş ülkeler arasında çok büyük uçurumlar bulunduğunu gözlemliyoruz. Dünya’daki patent dağılımı Endüstriyel Ülkeler lehine diğer ülkeler aleyhine %97’ye %3 gibi büyük bir farklılığı ortaya koyuyor. Karşılaştırılan oranların açıkça ortaya koyduğu gibi Dünya nüfusunun dörtte birini oluşturan ülkeler teknoloji üreten ve satan ülkeler durumundayken diğerleri sadece alıcı konumunda bulunuyorlar. Hal böyle olunca Dünya’daki refah dağılımı da bununla paralel bir şekilde geçekleşiyor. Nitekim endüstri ülkeleri dünya’daki bir yıl içinde üretilen gayrısafi hasılanın %70 veya %80’ini alırken, diğer ülkeler (milyonlarca insan) kalanını paylaşıyor. Tüm Dünya’da 2.5 milyar insanın günde 2 dolardan daha az bir gelirle yaşıyor olmasının temel sebebi de budur. Bu tablo içinde Türkiye’nin durumu nedir? Üzülerek belirtmek gerekir ki Türkiye patent dağılımının %3’lük diliminde kalıyor. Amerika da bir yılda ortalama 200-250 bin, Almanya’da, Japonya’da 150-200 bin patent müracaatı yapılırken, maalesef Türkiye’de bu sayı birkaç binleri geçemiyor. Bu karşılaştırmalar gelişmemiş ülkelerde ki taklitçiğin sosyal boyutunu da ortaya koyuyor. Tabii ki bu tablo aynı zamanda sık sık çok yüksek boyutlarda olduğu dile getirilen Türkiye’deki taklitçiliğinde nedenini ortaya koyuyor. Ben bir patent uzmanı ve avukat olarak taklitçiliğe şiddetle karşı çıkan birisiyim. Fakat bu olayın polisiye tedbirlerle bir yere kadar engelleneceğine inanıyorum. Çünkü teknolojik bilgisi eksik, sermayesi kıt, ar-ge yatırımları düşük bir ülkede taklitçiliğin kaçınılmaz bir sonuç olduğunu düşünüyorum. Taklitçiliğin sosyal ve ekonomik sebepleri unutulursa teknoloji üreten endüstri ülkeleri arasına katılmamız hemen hemen imkansız görünüyor. Yapılması gereken şey bana göre açıktır; devlet patent teşvik ve koruma sistemleriyle yetinmemeli, ar-ge yatırımlarını destekleyecek realist politikalar benimsemelidir. Bu desteğin sermaye, bilgi, organizasyon açısından zayıf olan fakat sanayi işletmelerinin %99’unu oluşturan KOBİ’lerden başlatılması kaçınılmaz bir zorunluluktur. Bu alanda devlet KOSGEB, TÜBİTAK aracılığıyla ar-ge ve teknoloji desteği sağlamaya çalışıyor. Ayrıca dünya bankasının da teknolojik destekleri var. Fakat bu desteklerin yetersiz olduğu, bürokratik bir çok engelin bulunduğu, yararlanan şirket sayısının son derece düşük olduğu hemen herkesin kabul ettiği bir olgu. Eksik olan bir başka şey, üniversite ve sanayi işbirliğinin son derece yetersizliğidir. Ülkemizde üniversiteler bir telden, sanayi işletmelerimiz bir başka telden çalıyor. Oysa Dünya’da bu işbirliğinin ne muazzam sonuçlara yol açtığını, üniversitelerde birikmiş bilginin sanayinin kullanımına sunulmasının teknolojiyi nerelere getirdiğini görebiliyoruz. Gelişmiş ülkelerde patent başvurusunda üniversitelerin başı çekmekte olduğunu rakamlar ortaya koyuyor. Bizim bu alanda ki durumumuz ise son derece kötü. Bunda üniversitelerimizde ki eğitimin zayıf olmasının, sanayiden ve uygulamadan uzak olmasının payı büyük. Eğer kısa zamanda bu alanda iyileştirmeler yapılmazsa yazının başında belirttiğim büyük teknoloji ve bilgi açığının kapanmasına imkan yok. Gelişmiş ülkelerle aramızdaki açığın kapanması bakımından son on yıl içinde yapılan en olumlu iş, patent yasalarının çıkarılması olmuştur. 1995’de yürürlüğe giren bu yasalar, teknoloji geliştirmeyi destekleyen, teşvik eden ve yapılmış olanı koruyan özellikler taşımakla son derece önemli bir köşe taşıdırlar. Ama bununla yetinmek bizi istediğimiz yere taşıyamayacaktır. Av.Birant Esinoğlu
|